Ουτε και σημαρα αλλαξε ο κόσμος
ουτε και σημερα κερδισα το λοτο
ουτε και σημερα βρηκα τη μουναρα της ζωης μου
ουτε και σημερα πηρα αμαξαρα
καβαλησα τη μηχαναρα που ηθελα
ηπια τοσο οσο ηθελα
κοιμηθηκα οσο ηθελα
γαμηθηκα οσο ηθελα
εφαγα οσο ηθελα
Αυτα και για σημερα.Αλλα κατα τα αλλα ηταν μια κουραστικη κανονικη μερα (ενταξη λιγο πιο κουραστικη)...
10 Haziran 2008 Salı
8 Haziran 2008 Pazar
Alice in Jefferson Airplane
Acaba Alice tavana poster yapıştırmanın insanda magic mushroom yeme isteği doğurduğunu biliyor muydu?
Jefferson Airplane dinlemek ve shroom etkisi. Posterin içinin ne kadar derin olduğunu göstersin bakalım..
Jefferson Airplane dinlemek ve shroom etkisi. Posterin içinin ne kadar derin olduğunu göstersin bakalım..
7 Haziran 2008 Cumartesi
ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ ΛΗΞΗΣ
ΕΥΑΓΓΕΛΟΣ ΒΕΝΙΖΕΛΟΣ
" Η ΚΥΒΕΡΝΗΣΗ ΕΧΕΙ ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ ΛΗΞΗΣ" (Από το Βήμα)
Στις Δημοκρατίες η κυβέρνηση έχει ημερομηνία λήξης.
Τώρα αν ο κ. Βενιζέλος σχηματίσει ποτέ κυβέρνηση χωρίς ημερομηνία λήξης, σίγουρα δεν θα είναι μια δημοκρατική κυβέρνηση.
" Η ΚΥΒΕΡΝΗΣΗ ΕΧΕΙ ΗΜΕΡΟΜΗΝΙΑ ΛΗΞΗΣ" (Από το Βήμα)
Στις Δημοκρατίες η κυβέρνηση έχει ημερομηνία λήξης.
Τώρα αν ο κ. Βενιζέλος σχηματίσει ποτέ κυβέρνηση χωρίς ημερομηνία λήξης, σίγουρα δεν θα είναι μια δημοκρατική κυβέρνηση.
stop chasing shadows, just enjoy the ride
7 Haziran – Kar yağışından günler sonra kar topu oynama çabası
Aman o ne yağmurdu öyle. Eski uçan evden yeni uçan eve gitmek için fırat nehrini geçmek gerekiyordu. Esasen ben hava ne güzel diyip açık ayakkabılar giymiştim. O yüzden rahat rahat geçtim. Orçun dedi ki yavaş yürüyelim yahu kaçmayalım, örnek olalım insanlara. Ben de dedim ki bir mayısta koşmayın kaçmayın diyenlere benziyosun. Ondan sonra marmara büfenin tentesinden öyle bi su boşaldı ki biber gazı bombası düşmüş etkisi yaptı ortamda.
Küçük beyoğlu tek kelimeyle şahane olmuş. Emek sinemasının arkasındaki sokağı almışlar. Sadece yolun kenarlarında değil sokağın her yerinde masalar var. Müzik kusursuz. High hopes diye bi içkileri var ki muazzam. Gerçi mavi rengi versin diye diş macunu kattıklarını iddaa edenler var ama. Ayrıca bizce bunun mavi değil turuncu olması lazımdı diye itiraz ettik. (biri klibe turuncu renk hakimdi diye ısrar ediyor, biri de bence büyük beklentilerin rengi turuncudur arkadaşım diyor, bilmiyorum. Benim bi sorunum yok, mavi de güzel bence) Sonra şahin k geldi. Şahin k’nın küçük beyoğlunda ne işi var bilmiyorum. Neyse sürekli çerööezz, biraöö, hay hops diyip durduk şirin garsonumuza, bi sürü şey içtik. High hopes’un formülünü çaldım, denicem evde. Yeni bir sangria vakası olmamasını umut ediyorum. Alpr’in gelmesini bekliyorum ama tabi denemek için : )
Sonra sabah, ıslak giysilerle uyumuş olduğum için bok gibi uyanınca elime bi fincan türk kahvesi ve roll’un nisan sayısını tutuşturup bunla oyalan sen dediler. Türk kahvesi pek güzeldi tabi ki ama roll’da inanılmaz güzel bir yazı var, nasıl yaparsınız bilmiyorum ama nisan sayısını edinebilen mutlaka okusun. Olaylar ve insanlar, filmler ve şarkılarla 68. Yazının adı “bitmeyen şarkı” sanırım. Azıcık şuraya yazsam intihal yaptım diye tutuklanmam heralde diye umuyor ve de çalıp çırpıyorum:
“………………….. 1968’in –ister yıl diyelim, ister ruh- ekseninin adını, o yılın ilk günlerinde yayınlanan albümüyle Jimi Hendrix koymuştu: “Eksen: Aşk Kadar Cesur” (Axis: Bold As Love). 1968’in son günlerinde gösterime giren “Eğer”’in afişi ise ebedi bir soru soruyordu: “Kimin yanında olacaksınız?” Konumuz nostalji değil, güncel tarih. The Economist bile, özel sayısında …………………. Şöyle diyor : “1968, kırkıncı yıldönümünde, modern tarih duygusu olan herkese tesir etmeyi sürdürüyor.”
Evet bitmeyen, sürüp giden bir şarkıdan bahsediyoruz. Jean-Luc Godard da “Bir Artı Bir”de öyle yapıyor. Onun seçtiği simge Stones’un “Sympathy For The Devil”ı; bizimkisi, sözlerini 1 mayıs pankartımıza yazdığımız “If Six Was Nine”. Hendrix’in şarkısı “Easy Rider”ın köprü sahnesine şu dizeleriyle eşlik ediyor: “Altı dokuz olsa / vazgeçmem / bütün hippiler saçlarını kazıtsa / dert etmem / beyaz yakalı muhafazakar çıkıp karşıma / plastic parmağını sallasa da / vazgeçmem…”
………………………………1960’ların ortalarından itibaren İngiliz rock grupları dünyanın çehresini değiştirmiş, gençliğin kulak kesildiği sözcüler olmuşlardı. 1968’e gelindiğinde siyaset dışında kalmaları mümkün değildi. Mick Jagger, “Street Fighting Man”in sözlerini el yazısıyla radikal sol dergi Black Dwarf’a göndermiş, onlar da tıpkı basım yaparak tam sayfa yayınlamışlardı.
1967’nin ikinci yarısından beri mistizimle iştigal eden Beatles’ın nasıl bir tavır alacağı merakla bekleniyordu.
Muhteşem dörtlü “Revolution”la çıkageldi. “devrim istediğini söylüyorsun / biliyorsun, hepimiz değiştirmek istiyoruz dünyayı.” Devamı “ama”yla geliyordu: “başkan mao’nun resimleriyle yürüyeceksen varacağın bir yer yok asla.” Bu dize, Maoistler bir yana, Marx, Engels ve Lenin’le birlikte Mao’nun resmini de pankart yapan dünya solunun hatırı sayılır bi kısmını gücendirecekti.
…………………..Lennon ’68 ekiminde üzerinde keyif verici madde bulundurmaktan tutuklanınca, Tarık Ali’nin yayın yönetmenliğini yaptığı Black Dwarf bir açık mektup yayınladı. “şimdi gördün mü ‘revolution’daki yanlışını?” diye başlıyordu John Hoyland imzalı yazı. “kibar devrim diye bir şey yoktur. Bu, şiddetin her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Hatta bir sonraki eyleme gelmen de şart değil. (sisteme meydan okumanın başka yolları da var) adaletsiz ve çürümüş bir toplumda tutuklanmak onursuzluk değildir. Soldan hiç kimse senin başına kötü bir şey gelmesini istemez. Fakat, bu olaydan ders çıkar John. İçinde yaşadığımız topluma bir bak ve kendine sor: Niçin? Ve sonra da gel bize katıl.”
……………………..1968 bir folk şarkısı gibi başlamıştı, ritmi giderek hareketleniyordu…………..Söz konusu şarkı “Sympathy For The Devil”dı ve bir şarkı olmanın ötesinde Godard’ın “bir artı bir”inin başrol oyuncusuydu. Godard Stones’la beraber stüdyoya girmiş ve “Sympathy For The Devil”ın kayıt sürecini baştan sona çekmişti. Bu görüntüleri “bir artı bir” in merkezine oturtmuş, ancak şarkının tamamlanmış haline yer vermemişti. Yapımcıların ticari kaygılarla filmin adını değiştirip “Sympathy For The Devil” koymaları, ayrıca şarkının tamamlanmış halini de eklemeleri, üstelik bunları izin almadan yapmaları Godard’ın tepesini attıracak, yapımcılardan birine kroşeyi çakacaktı. Haksız sayılmazdı, filmini müdafaa ediyordu – bir nefsi müdafaa. Ayrıca tutarsızlıkla da suçlanamazdı. Şiddet hakkındaki görüşünü şöyle formüle etmişti: “hücum barışçıl olmalı, müdafaa ise şiddetli”
…………………………..”bir artı bir”in finalinde iki bayrak dalgalanıyor, biri kızıl, diğeri siyah. Eleştirmen Martha merril’e gore “bir artı bir” komünizm artı anarşizmdi: “devrim komünizmi yaratacaktı, ama komünizme, o toplumu sürekli eleştiriye tabi tutma imkanı eklenmeliydi. Godard’ın ‘bir artı bir’i bu”. Tevekkeli değil, filmin adına dair sorulara, godard hep aynı karşılığı veriyor: “bir artı bir iki etmez, bir eder.”
…………………………………….kırmızı ve siyah demişken, Leo Ferré’yi de selamlamayı unutmayalım, bir Leo Ferré şarkısıyla: bize bu iki rengi verdiğin için tenk yu şeytan. “
Öyle işte bulursanız okursunuz. Yücel Göktürk beni affetsin artık yazısını parçalayıp yazdığım için buralara.
Günün dinlemeyeni dövdükleri şarkısı: ezginin günlüğü – çocuğun kurguları
Aman o ne yağmurdu öyle. Eski uçan evden yeni uçan eve gitmek için fırat nehrini geçmek gerekiyordu. Esasen ben hava ne güzel diyip açık ayakkabılar giymiştim. O yüzden rahat rahat geçtim. Orçun dedi ki yavaş yürüyelim yahu kaçmayalım, örnek olalım insanlara. Ben de dedim ki bir mayısta koşmayın kaçmayın diyenlere benziyosun. Ondan sonra marmara büfenin tentesinden öyle bi su boşaldı ki biber gazı bombası düşmüş etkisi yaptı ortamda.
Küçük beyoğlu tek kelimeyle şahane olmuş. Emek sinemasının arkasındaki sokağı almışlar. Sadece yolun kenarlarında değil sokağın her yerinde masalar var. Müzik kusursuz. High hopes diye bi içkileri var ki muazzam. Gerçi mavi rengi versin diye diş macunu kattıklarını iddaa edenler var ama. Ayrıca bizce bunun mavi değil turuncu olması lazımdı diye itiraz ettik. (biri klibe turuncu renk hakimdi diye ısrar ediyor, biri de bence büyük beklentilerin rengi turuncudur arkadaşım diyor, bilmiyorum. Benim bi sorunum yok, mavi de güzel bence) Sonra şahin k geldi. Şahin k’nın küçük beyoğlunda ne işi var bilmiyorum. Neyse sürekli çerööezz, biraöö, hay hops diyip durduk şirin garsonumuza, bi sürü şey içtik. High hopes’un formülünü çaldım, denicem evde. Yeni bir sangria vakası olmamasını umut ediyorum. Alpr’in gelmesini bekliyorum ama tabi denemek için : )
Sonra sabah, ıslak giysilerle uyumuş olduğum için bok gibi uyanınca elime bi fincan türk kahvesi ve roll’un nisan sayısını tutuşturup bunla oyalan sen dediler. Türk kahvesi pek güzeldi tabi ki ama roll’da inanılmaz güzel bir yazı var, nasıl yaparsınız bilmiyorum ama nisan sayısını edinebilen mutlaka okusun. Olaylar ve insanlar, filmler ve şarkılarla 68. Yazının adı “bitmeyen şarkı” sanırım. Azıcık şuraya yazsam intihal yaptım diye tutuklanmam heralde diye umuyor ve de çalıp çırpıyorum:
“………………….. 1968’in –ister yıl diyelim, ister ruh- ekseninin adını, o yılın ilk günlerinde yayınlanan albümüyle Jimi Hendrix koymuştu: “Eksen: Aşk Kadar Cesur” (Axis: Bold As Love). 1968’in son günlerinde gösterime giren “Eğer”’in afişi ise ebedi bir soru soruyordu: “Kimin yanında olacaksınız?” Konumuz nostalji değil, güncel tarih. The Economist bile, özel sayısında …………………. Şöyle diyor : “1968, kırkıncı yıldönümünde, modern tarih duygusu olan herkese tesir etmeyi sürdürüyor.”
Evet bitmeyen, sürüp giden bir şarkıdan bahsediyoruz. Jean-Luc Godard da “Bir Artı Bir”de öyle yapıyor. Onun seçtiği simge Stones’un “Sympathy For The Devil”ı; bizimkisi, sözlerini 1 mayıs pankartımıza yazdığımız “If Six Was Nine”. Hendrix’in şarkısı “Easy Rider”ın köprü sahnesine şu dizeleriyle eşlik ediyor: “Altı dokuz olsa / vazgeçmem / bütün hippiler saçlarını kazıtsa / dert etmem / beyaz yakalı muhafazakar çıkıp karşıma / plastic parmağını sallasa da / vazgeçmem…”
………………………………1960’ların ortalarından itibaren İngiliz rock grupları dünyanın çehresini değiştirmiş, gençliğin kulak kesildiği sözcüler olmuşlardı. 1968’e gelindiğinde siyaset dışında kalmaları mümkün değildi. Mick Jagger, “Street Fighting Man”in sözlerini el yazısıyla radikal sol dergi Black Dwarf’a göndermiş, onlar da tıpkı basım yaparak tam sayfa yayınlamışlardı.
1967’nin ikinci yarısından beri mistizimle iştigal eden Beatles’ın nasıl bir tavır alacağı merakla bekleniyordu.
Muhteşem dörtlü “Revolution”la çıkageldi. “devrim istediğini söylüyorsun / biliyorsun, hepimiz değiştirmek istiyoruz dünyayı.” Devamı “ama”yla geliyordu: “başkan mao’nun resimleriyle yürüyeceksen varacağın bir yer yok asla.” Bu dize, Maoistler bir yana, Marx, Engels ve Lenin’le birlikte Mao’nun resmini de pankart yapan dünya solunun hatırı sayılır bi kısmını gücendirecekti.
…………………..Lennon ’68 ekiminde üzerinde keyif verici madde bulundurmaktan tutuklanınca, Tarık Ali’nin yayın yönetmenliğini yaptığı Black Dwarf bir açık mektup yayınladı. “şimdi gördün mü ‘revolution’daki yanlışını?” diye başlıyordu John Hoyland imzalı yazı. “kibar devrim diye bir şey yoktur. Bu, şiddetin her zaman doğru olduğu anlamına gelmez. Hatta bir sonraki eyleme gelmen de şart değil. (sisteme meydan okumanın başka yolları da var) adaletsiz ve çürümüş bir toplumda tutuklanmak onursuzluk değildir. Soldan hiç kimse senin başına kötü bir şey gelmesini istemez. Fakat, bu olaydan ders çıkar John. İçinde yaşadığımız topluma bir bak ve kendine sor: Niçin? Ve sonra da gel bize katıl.”
……………………..1968 bir folk şarkısı gibi başlamıştı, ritmi giderek hareketleniyordu…………..Söz konusu şarkı “Sympathy For The Devil”dı ve bir şarkı olmanın ötesinde Godard’ın “bir artı bir”inin başrol oyuncusuydu. Godard Stones’la beraber stüdyoya girmiş ve “Sympathy For The Devil”ın kayıt sürecini baştan sona çekmişti. Bu görüntüleri “bir artı bir” in merkezine oturtmuş, ancak şarkının tamamlanmış haline yer vermemişti. Yapımcıların ticari kaygılarla filmin adını değiştirip “Sympathy For The Devil” koymaları, ayrıca şarkının tamamlanmış halini de eklemeleri, üstelik bunları izin almadan yapmaları Godard’ın tepesini attıracak, yapımcılardan birine kroşeyi çakacaktı. Haksız sayılmazdı, filmini müdafaa ediyordu – bir nefsi müdafaa. Ayrıca tutarsızlıkla da suçlanamazdı. Şiddet hakkındaki görüşünü şöyle formüle etmişti: “hücum barışçıl olmalı, müdafaa ise şiddetli”
…………………………..”bir artı bir”in finalinde iki bayrak dalgalanıyor, biri kızıl, diğeri siyah. Eleştirmen Martha merril’e gore “bir artı bir” komünizm artı anarşizmdi: “devrim komünizmi yaratacaktı, ama komünizme, o toplumu sürekli eleştiriye tabi tutma imkanı eklenmeliydi. Godard’ın ‘bir artı bir’i bu”. Tevekkeli değil, filmin adına dair sorulara, godard hep aynı karşılığı veriyor: “bir artı bir iki etmez, bir eder.”
…………………………………….kırmızı ve siyah demişken, Leo Ferré’yi de selamlamayı unutmayalım, bir Leo Ferré şarkısıyla: bize bu iki rengi verdiğin için tenk yu şeytan. “
Öyle işte bulursanız okursunuz. Yücel Göktürk beni affetsin artık yazısını parçalayıp yazdığım için buralara.
Günün dinlemeyeni dövdükleri şarkısı: ezginin günlüğü – çocuğun kurguları
6 Haziran 2008 Cuma
Ama mutsuzluğa da var mısın?
4 haziran’ın ikinci yarısı – The cure for boredom is curiosity.
Öncelikle allah aşkına bi gün de bişi yazma diyenler için konuşuyorum; ya biz blogu niye antoloji gibi kullanıyoruz ki arkadaşım, blog dediğinin tam da böyle olması lazımdı bence. Neyse bundan sonra benim tarafımdan böyle kullanılacak. Alpr de bayılıp giderse blogu sahiplenirim hatta benim olur niehea.
bugün bi ara felaket bi can sıkıntısı uğradı bizim eve, o sırada aklıma şey geldi. Hani bloğumuzun tepesinde “sonraki blog” diye bi tuş var ya, kaç zamandır gözüme takılıyor ama hiç tıklamamıştım daha. Bugün bakalım neler gelecek diye tıkladım. Meğersem inanılmaz zevkli bişimiş, en azından canı sıkılan insana tvde zap yapmak gibi geliyor, faideli bişi. Çeşit çeşit bloglar gezdim, ninja kaplumbağalarla ilgili bi blog, new hempshire ile ilgili bi tane, içki şişelerinden kahvaltı masasında elinde kahveyle insanlara, tatil resimlerine, ordan cape town gezisine..çok garip bi şey sanki insanların aile albümlerine günlüklerine bakıyomuş gibi hissettim kendimi (ki öyle aslında?) çok güzel şeyler gördüm hatta duygulandım bile galiba niye bilmiyorum.
Aşağıda linkini göreceğiniz blogların hiçbirinde kayda değer bişi yok, fakat hiç tanımadığı insanların hayatlarından bi kesite bakmak isteyen başka manyaklar olursa diye 5 tane seçtim:
bu ada için : ) amsterdam in winter ve the beach diye iki post var ama ikisi de çok güzel.
http://inwordsandpics.blogspot.com/ (tam ben iki post var derken adam üçüncü postu attı töbe töbe. Neyse o da çok güzel. Amsterdamın yazını kışını baharını görelim, sahile kadar da inelim.)
bütün hoplayıp zpladığım bloglar içinde en çok bunu beğendim http://furryfriends2008.blogspot.com/
chisasibi nere lan? http://joannaandalex.blogspot.com/
bi kelime bişi anlamadım ama bütün resimlerde herkes çok mutlu, kıskandım
http://nopo-tiina.blogspot.com/
güney çok egzotik bi yerdir, ağaçta biberli zeytinler yetişir
http://sweet-tea-and-me.blogspot.com/
ayrıca last fmde resul balayı “thor loves this music” diye taglemişler, sabahtan beri sırıtıyorum bu yüzden. Halbuki komik değil. Gene de thor’un oturup resul balay dinlediğini düşünür gibi oldum iki saniye, etkisi kalıcı oldu. Last fm her zaman için çok yararlı bi şey.
Ha bi de bunları ekşi sözlükte gördüm, lan çocuklar ne garip hatıra defteri tutmaya başlamış?? http://img404.imageshack.us/my.php?image=pc2600090lc.jpg
daha kapandı yazamıyor kızımız ama aşk üçgeni (hatta dörtgeni sanırsam) falan olmuş oralar. http://img513.imageshack.us/my.php?image=pc2600125ch.jpg
bunun hastası oldum ahahah “anne çok ters bi zamanda aradın” gibi, salıncaktan düşmek üzereyim bay diyor. Kemal atatürk diye imza atmış bi de.
Bazen çocukları izlerken (ki milyon yılda bi çocuk izlerim) ilerde hiçbi şeyden anlamayan yaşlılar olucaz diye çok korkuyorum. Gerçi tom robbins de 68 yaşına geldi, hala her bi şeyden anlıyor. Fakat ona benzemekten çok dedeme benzeme ihtimalim var heralde.
Bugün böyle internet dünyasından bildirdik.
Günün okunası ekşi sözlük başlığı: fırat yönetimindeki türk milli takımı
5 haziran - There is no cure for curiosity.
İtiraf etmek istiyorum, bütün kötü korku filmlerine bayılıyorum. Oturup bütün gün kötü korku filmleri izleyebilirim. Ama tek başına zevkli olmuyor. Salak saçma kadın programlarını izlemeyi de seviyorum kimi zaman, ama o da kesinlikle tek başına olmuyor. True cover diye fondoten benzeri bişeyin resmen bi saat süren reklamını izlerken en enfes komedi filmlerinde güldüğünden çok daha fazla gülebiliyor insan. Yeter ki birileri olsun. Esasen bütün kötü filmleri (ama gerçekten kötü olanları) seviyorum. Rezil rüsva eski türk filmlerini de, b film denen şeyleri de. Ama şimdi ben tek başıma ne kadar “yasak sokaklar” ya da “plan 9 from outer space”i izlesem olmaz yani. Bugün buna sıkıldı canım benim.
La Jolla’da t-shirt satarken bir akşam üstü sahildeki çimenlere kocaman masalar kurmuşlardı. Açık hava düğünüymüş. Hem de bildiğimiz açık hava düğünleri gibi belirli bi bahçede veya bi çitin öteki yanında değildi, bildiğimiz parktaydı. (meclis parkı okyanusun kıyısında olsaydı mesela böyle bi şey olabilirdi) Önce yemek yediklerini hatırlıyorum, o sırada başka insanlar çimlerde yayılmış yatıyorlardı, frizbi oynayanlar vardı (frizbi oynayan bi köpek de vardı) sonra aşağıya indiler. (okyanus merdivenlerin aşağısında çünkü) gelinin çıplak ayakla kumla okyanus arasında bi yerde durduğunu hatırlıyorum, babası bir konuşma yaptı, sonra şampanya patlattılar orda, dansettiler hep beraber. Kayalarda foklar falan yatıyordu. iyi de ne anlatıyosun derseniz ne anlattığımı ben de bilmiyorum.
Öncelikle allah aşkına bi gün de bişi yazma diyenler için konuşuyorum; ya biz blogu niye antoloji gibi kullanıyoruz ki arkadaşım, blog dediğinin tam da böyle olması lazımdı bence. Neyse bundan sonra benim tarafımdan böyle kullanılacak. Alpr de bayılıp giderse blogu sahiplenirim hatta benim olur niehea.
bugün bi ara felaket bi can sıkıntısı uğradı bizim eve, o sırada aklıma şey geldi. Hani bloğumuzun tepesinde “sonraki blog” diye bi tuş var ya, kaç zamandır gözüme takılıyor ama hiç tıklamamıştım daha. Bugün bakalım neler gelecek diye tıkladım. Meğersem inanılmaz zevkli bişimiş, en azından canı sıkılan insana tvde zap yapmak gibi geliyor, faideli bişi. Çeşit çeşit bloglar gezdim, ninja kaplumbağalarla ilgili bi blog, new hempshire ile ilgili bi tane, içki şişelerinden kahvaltı masasında elinde kahveyle insanlara, tatil resimlerine, ordan cape town gezisine..çok garip bi şey sanki insanların aile albümlerine günlüklerine bakıyomuş gibi hissettim kendimi (ki öyle aslında?) çok güzel şeyler gördüm hatta duygulandım bile galiba niye bilmiyorum.
Aşağıda linkini göreceğiniz blogların hiçbirinde kayda değer bişi yok, fakat hiç tanımadığı insanların hayatlarından bi kesite bakmak isteyen başka manyaklar olursa diye 5 tane seçtim:
bu ada için : ) amsterdam in winter ve the beach diye iki post var ama ikisi de çok güzel.
http://inwordsandpics.blogspot.com/ (tam ben iki post var derken adam üçüncü postu attı töbe töbe. Neyse o da çok güzel. Amsterdamın yazını kışını baharını görelim, sahile kadar da inelim.)
bütün hoplayıp zpladığım bloglar içinde en çok bunu beğendim http://furryfriends2008.blogspot.com/
chisasibi nere lan? http://joannaandalex.blogspot.com/
bi kelime bişi anlamadım ama bütün resimlerde herkes çok mutlu, kıskandım
http://nopo-tiina.blogspot.com/
güney çok egzotik bi yerdir, ağaçta biberli zeytinler yetişir
http://sweet-tea-and-me.blogspot.com/
ayrıca last fmde resul balayı “thor loves this music” diye taglemişler, sabahtan beri sırıtıyorum bu yüzden. Halbuki komik değil. Gene de thor’un oturup resul balay dinlediğini düşünür gibi oldum iki saniye, etkisi kalıcı oldu. Last fm her zaman için çok yararlı bi şey.
Ha bi de bunları ekşi sözlükte gördüm, lan çocuklar ne garip hatıra defteri tutmaya başlamış?? http://img404.imageshack.us/my.php?image=pc2600090lc.jpg
daha kapandı yazamıyor kızımız ama aşk üçgeni (hatta dörtgeni sanırsam) falan olmuş oralar. http://img513.imageshack.us/my.php?image=pc2600125ch.jpg
bunun hastası oldum ahahah “anne çok ters bi zamanda aradın” gibi, salıncaktan düşmek üzereyim bay diyor. Kemal atatürk diye imza atmış bi de.
Bazen çocukları izlerken (ki milyon yılda bi çocuk izlerim) ilerde hiçbi şeyden anlamayan yaşlılar olucaz diye çok korkuyorum. Gerçi tom robbins de 68 yaşına geldi, hala her bi şeyden anlıyor. Fakat ona benzemekten çok dedeme benzeme ihtimalim var heralde.
Bugün böyle internet dünyasından bildirdik.
Günün okunası ekşi sözlük başlığı: fırat yönetimindeki türk milli takımı
5 haziran - There is no cure for curiosity.
İtiraf etmek istiyorum, bütün kötü korku filmlerine bayılıyorum. Oturup bütün gün kötü korku filmleri izleyebilirim. Ama tek başına zevkli olmuyor. Salak saçma kadın programlarını izlemeyi de seviyorum kimi zaman, ama o da kesinlikle tek başına olmuyor. True cover diye fondoten benzeri bişeyin resmen bi saat süren reklamını izlerken en enfes komedi filmlerinde güldüğünden çok daha fazla gülebiliyor insan. Yeter ki birileri olsun. Esasen bütün kötü filmleri (ama gerçekten kötü olanları) seviyorum. Rezil rüsva eski türk filmlerini de, b film denen şeyleri de. Ama şimdi ben tek başıma ne kadar “yasak sokaklar” ya da “plan 9 from outer space”i izlesem olmaz yani. Bugün buna sıkıldı canım benim.
La Jolla’da t-shirt satarken bir akşam üstü sahildeki çimenlere kocaman masalar kurmuşlardı. Açık hava düğünüymüş. Hem de bildiğimiz açık hava düğünleri gibi belirli bi bahçede veya bi çitin öteki yanında değildi, bildiğimiz parktaydı. (meclis parkı okyanusun kıyısında olsaydı mesela böyle bi şey olabilirdi) Önce yemek yediklerini hatırlıyorum, o sırada başka insanlar çimlerde yayılmış yatıyorlardı, frizbi oynayanlar vardı (frizbi oynayan bi köpek de vardı) sonra aşağıya indiler. (okyanus merdivenlerin aşağısında çünkü) gelinin çıplak ayakla kumla okyanus arasında bi yerde durduğunu hatırlıyorum, babası bir konuşma yaptı, sonra şampanya patlattılar orda, dansettiler hep beraber. Kayalarda foklar falan yatıyordu. iyi de ne anlatıyosun derseniz ne anlattığımı ben de bilmiyorum.
Görsel malzeme:
Günün inanılmaz anlamsız triviası: panapo’o hawai dilinde “unuttuğu bir şeyi hatırlamak amacıyla kafa kaşımak” demekmiş. Biliyor muydunuz diye bitirmem gerekirdi cümleyi ama üşendim.
Paypır, güneş sistemindeki adını roma veya yunan mitolojisinden almayan tek gezegenden bildirdi.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)